
Bir ceviz ağacı ve bir ev düşünün dostlar…
Kiremit çatılı, taş duvarlı, ahşaptan tabanı, tavanı, merdivenleri olan ve unutmadan ayazlık adını verdiğimiz bir de balkonu olan köyde bir ev, bahçesinde bir ceviz ağacı…
Hemen yanı başında şırıl şırıl, kıvrım kıvrım, nazlı nazlı akan bir dere… Geçtiği her yeri cennete çeviriyor adeta.
Envai çeşit meyve ağaçları, sebze bahçeleri… Hani deriz ya, “Toprağa ne dikersen hepsi olur.” İşte öyle bir yer.
Baharda tam bir geline döner doğa…
Badem, erik, kiraz ve elma ağaçları sıraya girmiş de acelesi varmış gibi coşkuyla çiçek açar, açar, açar…
Papatyalara bezenir dağ taş, ova bayır. Yeşil bir halıya dönen doğada bembeyaz papatyalar ve kırmızı laleler renk renk, öbek öbektir.
Şöyle gözlerinizi kapatın ve derin bir nefes alın lütfen dostlar… Çiçek kokusunu hissediyorsunuz değil mi? Taa oralara kadar geldi çiçek kokuları, mis gibi…
Beni benden aldı, sizi de sizden aldı. Yüzünüzde kocaman bir gülümseme belirdi değil mi?
Bizim bahçedeki ceviz ağacı baharın güzelliği karşısında bekler mi hiç… Önce yaprakları belirmeye başlar, sonra salkım gibi çiçekleri çıkar ve sonra onlar cevize döner. Hasat zamanı gelir.
Ellerimiz kararır kabukları ayıklarken ama olsun… Her güzelin bir kusuru var.
Hiçbir şeye değişmem taze ceviz yaprağının muhteşem kokusunu ve bahçede taşla ceviz kırarken arada ağzıma attığım cevizin damağımda bıraktığı lezzeti ve tadı.
Bütün çiçekler meyveye döner yazın. Sarı, kırmızı, pembe meyvelerle donanır ağaçlar…
Her mevsimin kendine özgü güzelliği beni benden almaya devam ederken hayranlıkla ve keyifle izlemeye devam ediyorum doğanın kendi içindeki dönüşümünü…
Aklımda, gözümde, yüreğimde bizim ceviz ağacının altındaki masa var…
Ve zamanın da bizim köyümüzün yanındaki dere gibi akmasını bekliyorum sabırsızlıkla…
Ve yaz gelir…
Yazın sıcağını da özlemeye başlamıştım zaten. Yaz geldi mi zamanımızın büyük bölümünü bahçedeki ceviz ağacının altında geçiririz. Heybetli dallarını açar kocaman… Şöyle şefkatle çocuklarına kol kanat germeye çalışan ana gibidir. Ne hoş değil mi…
Ceviz ağacımızın altında babamın kullanılmayan tahtalardan yaptığı ahşap bir masa ve sediri vardır. Yokluk içinden gelen insanlar ellerindekini değerlendirir, biliyorsunuz…
Hafifçe ve serince bir meltem eserken akşam üzeri, elimde de okumaya doyamadığım, bitmesin diye dua ettiğim bir kitabım var ama bir şey eksik derken…
İçeriden annem bana:
“Kızım, hadi gel tepsiyi ve çayı götür de içelim gari çayımızı da, yorgunluğumuz geçsin biraz.” diye seslenir.
Annem tepsiyi hazırlamıştır bile…
Beş bardak, şeker ve yanında da bir tabak dolusu bisküvinin olduğu tepsiyi alır bahçeye çıkarım.
Çaylar dolar, şekerler atılır. Çay kaşığının sesini duyuyorsunuz değil mi?
Aynı ritim, aynı müzik… Muhteşem…
Çay keyfinin en güzel anındayız.
Bir elime koyup ortaladığım ve eşit olmasına özen gösterdiğim bisküviyi kırıp çaya batırıp hızla ağzıma götürmenin keyfi var ya… Bu lezzeti, tadı ve keyfi hiçbir şeye değişmem, değişemem ki…
Yılların yok sayamadığı, yüreğinizin en sıcak köşesinde kalan anılar vardır ya… İşte öyle…
Köyüm artık uzakta ve özlem içindeyim. Köyüm, evimiz, deremiz ve ceviz ağacımız baraj suları altında kaldı.
Ama şimdi dostlar…
Bir evim var bahçeli. Bahçemde bir ceviz ağacım, altında ahşap masa ve sedir yine eskisi gibi…
Ve masamda bir tepsi, çay dolu bardaklar, yanında da bir tabak bisküvi…
Şimdi ben çocuklarıma sesleniyorum annem gibi:
“Çay hazır!”
Bisküviyi ortala, kır, çaya batır, hızla ağzına götür… Taktik bu, eskisi gibi.
İyi de yapıyor çocuklarım. Pek de düşünmezler, bisküvinin keyfinin orada olduğunu bilirler.
Buyurun dostlar… Size de, bize de yeter.
Çayımız ve bir tabak dolusu bisküvimiz var. Yetmezse var içeride, getiririm yine.
Aman dikkat, düşürmeyin… Düşürmeden yemekte marifet…
Buyurun, buyurun dostlar… Hepimize yeter.
#ayşe_kabucu
