
Kurban Bayramı geldi
Eskiden bayram denince akla sadece kurban kesmek gelmezdi. Küslerin barıştığı, büyüklerin ziyaret edildiği, küçüklere harçlık verildiği; sofraların birleştiği, kapıların sevgiyle çalındığı günler gelirdi insanın aklına.
Bayram; takvimde sıradan bir gün değil, gönüllerin birleştiği, kırgınlıkların sona erdiği, kardeşliğin yeniden hatırlandığı kutsal bir buluşmaydı.
Ama ne yazık ki bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki; üç kuruşluk dünya malı, bir zamanlar aynı sofraya oturan kardeşleri birbirinden ayırmış.
Bir lokmayı bölüşenler, gün gelmiş “senin-benim” kavgasına düşmüş. Öyle davalar başlamış ki ne yıllar bitirebilmiş ne de ölüm kapatabilmiş.
Kardeş kardeşe küsmüş, yeğen amcasını tanımaz olmuş; aynı kandan gelen insanlar birbirine yabancı kesilmiş.
Elin kızı gelin olmuş, yuva kurulsun diye ocağa gelmiş ama; elti, görümce, kaynana derken söz sözün üstüne binmiş. Küçük meseleler büyümüş, kırgınlıklar çoğalmış, bir zamanların güçlü aile düzeni çatırdamaya başlamış.
Bir tarafta susup içine atan olmuş, diğer tarafta konuşup yangına körükle giden…
Tutunacak dal kalmamış; sevginin yerini hesap kitap almış.
Bir de işin içine mal, mülk ve para girince kimse kimsenin gözünün içine bakamaz olmuş.
Çok varlık ayrı dert olmuş, yokluk ise ayrı bir yara açmış.
Birinde kıskançlık büyümüş, diğerinde geçim kavgası… Haset, dedikodu ve fitne derken aynı evin duvarları bile bu yükü taşıyamaz olmuş.
Oysa aile dediğin; dara düştüğünde sırtını yasladığın yerdir.
Kardeş dediğin; düştüğünde elinden tutandır.
Ama nefis işin içine girince, üç kuruşluk dünya malı yılların sevgisini bir kalemde silip atmış.
Ne baba ocağının sıcaklığı kalmış ne de bayram sofralarının neşesi…
Geriye sadece kırgınlıklar, küslükler ve içten içe yanan hatıralar kalmış.
Ve sonuçta ne olmuş?
Bir avuç mezarlık…
Ne sen yiyebilmişsin ne kardeşin… Belki torunlarına bile kalmadan heba olup gitmiş.
Uğruna kardeşlik bozulmuş, yuvalar dağılmış, sofralar ayrılmış; muhabbet bitmiş, selam sabah kesilmiş.
Sebep ne?
Kıskançlık… Fesat… Açgözlülük…
Doymak bilmeyen nefis ve bitmeyen dünya hırsı…
Oysa insanın son durağı belli:
Bir avuç toprak, bir mezar taşı…
Ne tapu seninle geliyor ne kasa, ne mal ne mülk…
Ama kırdığın kardeşinin ahı, bozduğun aile düzeni ve yıktığın gönüller kalıyor geride.
İşte onun için diyorum ki:
Hadi kalk… Bugün bayram…
Küçüğünün gözlerinden öp, büyüğünün ellerine sarıl ve doya doya öp.
Kurban Bayramı’nı kutla…
Kırgınlıkları bir kenara bırak, küslükleri kapının dışında bırak.
O eski bayramlar geri gelsin.
Çünkü bugün sarılıp öpmediğin ellerin yarın belki yerinde sadece toprağı kalır…
Bugün koklayamadığın yanağın, yarın bir fotoğrafta hatıraya dönüşür.
Bugün gönlünü almadığın kardeşin, büyüğün ya da küçüğün; yarın mezar taşında adını okuyacağın bir hasrete dönüşür.
O zaman sarılmak yerine toprağı avuçlar, öpmek yerine mezar taşını okşarsın…
Gözyaşın akar ama artık ne bir ses gelir ne de cevap…
Onun için bu bayram;
telefonu değil kapıyı çal,
mesajı değil sarılmayı seç,
gururu değil sevgiyi büyüt.
Çünkü sonunda herkesin payına düşen aynı şeydir:
Bir avuç toprak…
Ama bayram dediğin; o toprağa gitmeden önce birbirine doya doya sarılabilmektir.
Kurban Bayramı’nız; kırgınlıkların sona erdiği, kardeşliğin büyüdüğü, sofraların birleştiği ve eski bayramların yeniden hatırlandığı bir bayram olsun…
Saygılarımla,
Haluk Dede
